YALNIZCA SUÇLULAR, SUÇLARI ÖLÇÜSÜNDE CEZALANDIRILABİLİR
İnsan, Yüce Rabbimiz tarafından denemeye uğratılmak için yaratılmış bir varlık olduğundan Hak ve Batıl, güzellik ve çirkinlik, adâlet ve zulüm gibi birbirine zıt inanç ve amellere eğilimli ve kabiliyetli kılınmıştır. (Mülk 2; Şems 8) Bu özelliği sebebiyle o, ne derece inançlı ve eğitimli olursa olsun hata edebilir, suç işleyebilir, günahlara dalabilir.
İnsanın sergileyebileceği bu manevi düşüş-çöküş sebebiyledir ki İslâm Dini’nde bir taraftan tövbe kapıları açık tutulmuş, diğer taraftan toplum düzeni için özellikle hakları ve özgürlükleri çiğneyici günahlar-suçlar için cezalar düzenlenmiştir.
İslâm Ceza Hukuku’nun Kur’ân kaynaklı omurgasını oluşturan Kısas’ı bu cezalara örnek olarak sunabiliriz. Bilindiği gibi Kısas suça bire bir cezadır. Örneğin öldüren yargı kararıyla öldürülür. Yaralayan, cerrahi operasyona uğratılır veya tazminata mahkum edilir. (Bakara 178)
Maktulun varislerinin ve mağdurun bizzat kendisinin affediciliği dışında cezalar uygulanır. Fakat cezalar ancak suç sabit olduktan sonra yalnızca suçlulara ve de suçları ölçüsünde uygulanabilir.
Cezalar ŞahsîdirCezalar şahsidir. Hiçbir kişi bir başkası tarafından işlenen suç için cezalandırılamaz. Masum kişi, grup kurum ve ülke işlenen suçlardan sorumlu tutulamaz. Kur’ân bu gerçeği şöylece yasalaştırır:
“…Hiçbir günahkâr bir başka günahkârın yükünü taşımaz. ” (En’am 164; Fatır 18)
Şanlı Peygamberimiz İslâm’ı özetlediği Veda Haccı konuşmalarında kan davalarını yasaklama sadedinde bu gerçeğin altını çizerek
“hiçbir kişinin bir başka kişinin işlediği suçtan ötürü cezalandırılamayacağını" (İ. Hazm, Haccetül-Veda / Riyad 1998 s. 205) açıklamıştır.
Yalnızca suçluların cezalandırılabileceği hakikati Âhiret Hayatı için de geçerli bir kuraldır. Lokman Sûresinde şöyle buyrulmaktadır:
“Ey insanlar! Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Herhangi bir şeyde babanın çocuğu, çocuğun da babası yerine karşılık ödemeyeceği günden ürperin. Allah’ın va’di haktır, dünya hayatı sakın sizi aldatmasın…” (Lokman 33)
Suçları belgelenmiş günahkâr suçlular ancak suçları ölçüsünde cezalandırılabilirler. Cana, mala inanca ve şahsiyeti oluşturan ırza yönelik cezalar ve benzerleri ancak suçla orantılı olmalıdır. Zira Kur’ânımızın Şûra sûresinde şöyle buyrulmaktadır:
“Bir kötülüğün cezası tıpkısı bir kötülüktür. Kim affeder barış yaparsa mükafatını Allah verir. O zalimleri sevmez.” (Şûra 40)
Kötülüğün karşılığı benzeri bir kötülük olabileceği için Kur’ân bu sınırın hayatın bütün alanlarında korunmasını emretmektedir. Kişiler ve gruplar arası ideolojik tartışmalardan, uluslararası ilişkilere hatta meşru sebeplerle girilen savaşlara kadar yapılana benzeri ile mukabele etme ile ilgili Kur’ânî yasamız şöyledir:
“Eğer ceza ile karşılık verecekseniz ancak size yapılan kötülüğün türü ve miktarı ile karşılık verin. Eğer sabrederseniz, elbette ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır. (Nahl 126)
Cezalarda yargı yoluyla, sosyal ilişkilerde ise bizzat uygulanabilecek yapılana benzeri ile mukabele etme hakkı kullanılırken dikkat edilmesi gereken husus, duyulacak öfkenin, oluşturulacak düşmanlığın adâletsizliğe düşürmemesidir.
Rabbimiz bu konuda bizleri şöylece uyarmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah için tüm gücünüzle adâleti gerçekleştirici olun, adâletli şahitlik yapın. Bir topluluğa karşı öfkeniz sizi adâletsizliğe sevketmesin, âdil olun. Adâlet Allah’ın rızasına daha uygundur. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide 8)
Hiç şüphesiz suçlulara dönük aşırılıklar gibi suçsuzlara yönelik eylemler de adâletsizliktir.
Cezalandırma Hak İse de Görev DeğildirGerek yargı yoluyla ve gerekse kişisel atılımlarda, yapılana benzeri ile karşılık verme bir hak ise de görev değildir. Hakkını alabilecek, karşılık verebilecek olana tavsiye olunan sabır göstermek ve affedici olmaktır.
Kur’ânımız sabır göstermenin daha hayırlı olacağını, affedici olanların armağanlarının Rabbimiz tarafından Cennet olarak verileceğini açıklamaktadır. (Şûra 40; Nahl 126; Âl-i İmran 133)
Delilsiz SuçlamamalıdırBilinçli iman ve inançlı yaşantı hiç şüphesiz suça yönelişi engelleyici ana sebeptir. Böyle olmakla birlikte bizler de günah nitelikli suçlar işleyebiliriz, haklara tecavüzün en büyüklerinden olan teröre bile bulaştırılabiliriz. Ancak insanları delilsiz olarak suçlamamalı, suçluları da savunmamalıyız. Suçluların suçları ölçüsünde cezalandırılmalarını adâlet olarak görmeli, güçlülerimize de affedici olmayı öğütlemeliyiz. Zira dünya hayatımızın istikrarı için lüzumlu olan adâlet de rûhi gelişmemiz için gerekli olan af da bizleri Cennetlere götürecek erdemli amellerdir.
Ali Rıza Demircan