TAKİYYE Mİ, İNANÇ VE AMEL ZAAFI MI?
Vahiy ve akıl ürünü olan İslâmî düzen yanı sıra akıl ürünü olan demokratik yapı ile çelişen bir uygulama da mücbir gerekçesi olmaksızın takiyye yapmaktır.
Ülkemizde vicdan - din özgürlüğü ile düşünce - ifade hürriyeti üzerindeki baskılar sebebiyle özellikle görevlerini korumak isteyen ordu muvazzafları dahil İslâmî duyarlılığı olan devlet memurları takiyyeye başvurabildikleri gibi aynı hassasiyet içinde olan siyasî kadrolar da takiyye'ye sığınabilmektedir.
Takiyye Nedir?Sözlükte koruma ve korunma anlamına gelen takiyye kişinin dış baskılariç korkular sebebiyle inancını ve davranışlarını gizleme ve zıtlarını açığa vurma eylemidir. Takiyye, şartları gerçekleştiğinde başvurulabilirliği Kur’ân ve Sünnet’le meşrû bir kurumdur. Ancak gerektirici sebepler olmaksızın yapılması İslâmî inanç ve amel zaafını yansıtan haram bir fiildir.
İçinde bulunduğumuz dönemde örnekleri izlenebilecek olan ve bilinmesi farz-ı ayn bir görev olan Takiyye’yi kâfir ve velî kavramlarını da ihtiva eden Âl-i İmran süresinin 27. ayetinin ışığında açıklamaya çalışacağız.
KâfirKur’ân çizgisinde ve bir bütün halinde Allah’a, peygamberlik kurumuna ve ölüm ötesi ebedî hayata; Cennet ve Cehennem’e inanmayan insanların İslâm literatüründeki ortak adı kâfirdir.
İnsanlık yasası olan Kur’ânımızın ve açıklaması niteliğindeki Nebevî Sünnet’in görev yükleyici buyruklarına göre biz müminler bütün kâfirlere karşı güzel geçimli, yumuşak sözlü, affedici ve merhametli olmakla yükümlüyüz. İnançlarımızdan ötürü bize savaş açmadıkları ve bizleri yurtlarımızdan çıkarmak için ittifaklar oluşturmadıkları sürece onlara adâletli ve ikramkâr olmak da kutsal vazifemizdir.
(Casiye 14, Bakara 109, Nisa 63, Taha 44, Mümtehine 7; Hadisler için bk. Alûsi, Rûhu’l-Beyan, Âl-i İmran 28)
İnsan hakları ve hürriyetlerine fiilen saygılı kâfirlere karşı bu ahlâkî görevleri yükleyen dinimiz İslâm, kendileriyle birarada yaşadığımız bu insanları velîler edinmememizi de emir buyurmuştur.
Bütün varlıkların mâliki, gücü sınırsız egemen bir Rab olduğunu açıkladıktan, kendisine ve yasalarına inananların velîler edinilmesi gereğine işaret ettikten sonra Yüce Allah Âl-i İmran sûresinin 28. âyetinde şöyle buyurmaktadır;
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri velîler edinmesinler. Onlardan korunma amacınız dışında kim bunu yaparsa Allah ile bütün bağlarını koparmış olur. Allah sizi kendisi (nin emirlerine aykırılıktan, azabına uğramak) tan sakındırır. Çünkü dönüş yalnızca Allah’adır.”VelîKur’ân-ı Kerim’de çokça tekrarlanan fakat bu âyet-i kerimede “Kâfirleri veliler edinenlerin Allah ile bütün bağlantılarının kopacağı” kaydıyla özelliklenen bu ilâhî emrin temel kavramı evliya; veliler sözcüğüdür.
(Ayrıca bk. Nisa 144; Maide 51, 57; Tevbe 23; Mümtehine 1)
Yukarıda özetlediğimiz ahlâkî görevler ışığında veliler sözcüğünün sözlük anlamlarını ve Kur’ân-ı Kerîm’deki kullanımları ve bağlantılarını incelediğimizde şu anlam tablosunu izliyoruz.
(Bakara 120, 257; Enam 70; Nisa 89; Araf 27; Ra’d 37; Kehf 17. Ayrıca bk. M. A. Sabunî, Revaiu’l-Beyan 1/404)
Müminler müminleri bırakıp da insan ve cin şeytanlarının ve şeytanlaştırılmış “tağût” nitelikli şahıs, ilke ve rejimlerin bağlısı olan kâfirleri velîler edinmesinler. Onları koruyucu, aracı, yardımcı, izlenebilir ve husûsiyle temsil yetkisi verilebilir övgü değer insanlar kabul etmesinler.
Açıklanan anlam örgüsü içinde kâfirlerin, velîler edinilmesi haramdır. Müminler kültürel, ekonomik ve siyasî anlamlarda yalnızca Müminleri veliler edinebilirler. (Enfal 73; Tevbe 71)
Ancak bir arada yaşadığımız kâfirler, inanç ve yaşam biçimlerini onaylamadığımız, egemenliklerini meşru tanımadığımız ve onları yüceltip yetkilendirmediğimiz için veya başkaca sebeplerle bizlere ağır baskılar uygularlar ve korunmamız gerekli çok ciddi tehditlere maruz bırakırlarsa onları velîler edinebiliriz. Velîler edindiğimizi sözlü olarak açıklayabiliriz; arzuları doğrultusunda İslâm’la ilişkili olmadığımızı, onu referans almayacağımızı bile ifade edebiliriz.
Takiyye/Kur’ânî Bir RuhsattırMeşrûiyetini Kur’ân’dan alan ve yalnızca bir ilâhî ruhsat olan bu tavra takiyye denir. (Takiyyenin bir diğer Kur’ânî kaynağı için bk. Nahl 106) Takiyyenin bir yöntem olarak kullanılabilmesi için öz canlarımızın veya korumakla birinci derece sorumlu olduğumuz insanların öldürüleceği veya mallarımızın, organlarımızın telef edileceği ya da güç yetirilemez işkencelere, uzun süreli mahkûmiyetlere uğratılacağımız tehditlerinin alınması gerekir. Tehdidi yapan kânuni veya illegal gücün söylediklerini gerçekleştirebilir konumda ve kararlılıkta olduğuna inanılması da şarttır.
Hafif hapis ve para cezaları, örneğin kültürel, siyasî ve medyasal faaliyetlerin engelleneceği endişesi veya yıllar sonra sağlanabilecek faydaları koruma mantığı takiyyeyi meşrûlaştırmaz. (Alûsi, Rûhu’l-Beyan 3/123; S. Havva, El-Esas Fi’t-Tefsir 2/748) Bu gibi durumlar, endişeler ve düşünceler riskli de olsa bilgili, yürekli, sabırlı ve de yalnızca âhiret ecrini amaçlayan atılımlarımızı gerektirir.
Yapılan özet açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Takiyye ancak insan hakları ve hürriyetlerini tanımayan zâlim kişi kurum ve sistemlerin egemen olduğu baskıcı (jakoben, müstebit) bir toplumda meşrûlaştırılabilir. Bu nedenle kişileri Takiyye yapıyor olmakla suçlamak yaşanılan düzeni suçlamak olur.
Hak kavramı ile çelişir yasaları, düşünceyi ifadeye verilen mahkûmiyet cezaları, temel haklar ve özgürlükleri çiğneyici illegal uygulamaları, ödenen vergileri ve alınan borçları toplum aleyhine sömüren sömürücüleri, inançları ve ibâdetleri sebebiyle görevinden zulmen sürgün ve de ihraç edilen insanlarıyla ülkemiz, takiyyeye yönelten yapısal bir görünüm arz etse de, onu bütünüyle meşrulaştıran bir yurt olarak değerlendirilemez.
Bu sebeple İslâm’a kayıtsız şartsız bağlı olunduğu haykırılamazsa da, açığa vurulan göstergeleri sebebiyle kâfirlikleri bilinen kişiler ve İslâm dışılıkları bilinen kurumlar sevilir, yardımcı olunabilir, yüceltilebilir ve temsil yetkisi verilebilir velîler edinilemez. Bu yolda kamuya yönelik açıklamalar yapılamaz, Hak karşıtı ideolojilere bağlılık söylemlerinde bulunulamaz. İbâdetler ise hiç mi hiç terk edilemez, örneğin ne namazdan ve ne de genel olarak örtüden vazgeçilebilir.
Bütün bu yasaklı fiillerin yapılması takiyye olarak nitelendirilemez. Bunlar, İslâm karşıtı güçler tarafından onaylanıp onurlandırılma veya paniğe dönüştürülen korkulardan korunma talepleri ile açıklanabilir. Bu durum da ancak İslâmî inanç ve amel zaafı olarak vasıflandırılabilir.
Asıl Olan Takiyye Değil, CihaddırÜlkemizde yapılması gereken takiyye değil, kültürel cihad’dır. Hakları ve özgürlükleri koruyucu ve kökleştirici anlamıyla kültürel cihaddır, sabırdır, çile üstlenmektir.
Burada belirtmemiz gereken bir önemli husus da şudur. Seküler dünyanın savunulmasında özen gösterdiği fakat İslâm’ın da yücelttiği örneğin haklar ve hürriyetleri ve de hukukun üstünlüğü ilkesini onlar gibi seslendirmek veya eksiklikleri ve yetersizliklerinden İslâm’ın değiştirilemezleriyle arındırılabilecek olan demokrasiyi değinilen bilgi ve bilinçle savunmak takiyye olarak değerlendirilemez.
Takiyyeye Mecbur BırakılmakTakiyyeye mecbur bırakılmak da, gereksiz takiyye yapmak da zulümdür.
Bu zulümden arınmalıyız.
Ülkemizde takiyyenin bir de ters yönden işletilmesi vardır ki nifak olarak açıklanabilecek olan bu uygulama yüreklerine iman akmamış kişiler tarafından sürdürülmektedir. Örneğin dışlanmaktan veya sömürememekten korkanlar, içeriğine karşıt oldukları Kur’ân’ı öpüp başlarına koyabilmekte, namazı, örtüyü ve alkol karşıtlığını irtica görenler dindarlara saygıdan söz edebilmekte, şerîat diyerek kin kustukları İslâm’dan ’dinimiz yücedir’ şeklinde açıklamalar yapabilmektedirler.
Bizler müslümanız. Yaratıcımızın bütün insanların mutluluğu için seçtiği, doğamızla örtüşen İslâm Dini’ne bağlıyız. Dinimiz vahye dayanan, akıl ve bilimi yücelten ilâhî bir düzendir. O, bilimsel düşünce, haklar-hürriyetler, katılımcılık, hukûkun üstünlüğü gibi insanlığın tüm ortak değerlerini kabullenen, yasaları genel, yasakları sınırlı bir düzendir. Temel ilkesi çelişmekçatışmak değil düzenlemek ve yönlendirmektir.
Dinimizin gereği bütün kâfirlere adâleti ve ikramı görev biliriz, ama onları velîler edinemeyiz. Edinenleri de mazûr göremeyiz.
Cuma Mesajı’mızı, takiyyeyi müminler için meşrûlaştırıcı zâlim kişi, kurum ve sistemlerle mücadeleyi öğütleyen ve mücadele edenlere Allah’ın yardım edeceğini müjdeleyen bir âyetle bitiriyorum.
Bakara sûresi âyet 214:
“Sizden önce gelip geçen tarihî dönemlerin müminleri gibi meşakketler çekmeden Cennet’e girebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve kımıldatmaz belalar geldi ve öylesine sarsıldılar ki müminler de peygamberleri de “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek” diye feryat ediyordu. Gözünüzü açın, Allah’ın yardımı (her dem) yakındır.”
Ali Rıza Demircan