MÜMİNLER SİVİL İTAATSİZLİĞE MECBUR EDİLMEMELİDİR
İslâm, iman esasları ve ana yaşam ölçüleri Allah tarafından konulan, akıl ve bilinci yücelten, inanılması ve yaşanılması hür iradeye dayandırılan ilâhî bir düzendir.
Müslüman bu inanç ve hayat düzenini özgür iradesiyle kabullenen insandır. O, ölümle, hayatî organlarının telefiyle ve uzun süreli hapisle tehdit edilmediği sürece hayatının nizamı olan dinine, dininin kurallar koymadığı alanlarda ise akıl ve ilim verilerine uyarak yaşamakla mükelleftir. (Âl-i İmrân 28)
Bu sebeple müminlerin yaşadığı toplumun başta vicdan, din ve ifade özgürlüğü olmak üzere temel insan hakları ve hürriyetleriyle donanımlı olması gerekir. Ayrıca yüklenen görevlerin, konulan yasakların ve uygulanan yönetim politikalarının Kur’ân ve Sünnet buyruklarıyla, akıl ve bilim ölçüleriyle uyumlu olması da zaruridir. Aksi takdirde müminler sivil itaatsizliğe yönlendirilmiş olurlar. Çünkü müminler yalnızca Maruf olana itaat edebilirler.
Maruf ise İslâmî vahyin, akıl ve bilimin onayladığı değerlerdir. Maruf’a yönlendirmek içindir ki Kur’ân Allah’a ve Peygamberi Hz. Muhammed’e itaati emreder. Akıl ve bilimin işletileceği şûraya yönlendirir.
Bu yüce Kitap Yaradan’a inanmayan, O’nun doğuştan verdiği haklar ve özgürlükleri tanımayan, yüreğini ahlâkî değerlere kapatan baskıcı kişi ve sömürücü kurumlara karşı da tavır alınmasını, direnç gösterilmesini öğütler.
Kur’ân’ı hayata uygulayan Hz. Peygamber de Maruf’a yöneltir, itaati Maruf’a hasreder.
Hz. Ali (r.a.) şöyle anlatıyor:
Allah’ın Resûlü (s.a.v.) başlarına bir mümini kumandan tayin ederek bir askerî müfrezeyi (göreve) gönderdi.(Bir konaklama sırasında sınamak maksadıyla olacak) kumandan bir ateş yakıp “Bu ateşe dalıp çıkınız.” emrini verdi.Bazı müminler ateşe dalacak oldularsa da diğerleri (bu emri uygulamaya yanaşmadılar ve) şöyle dediler:- Biz başka değil, ancak ateş azabından kaçıp İslâm Dini’ne sığındık. (Dönüşlerinde) bu olay Allah’ın Resûlü’ne anlatılınca, ateşe dalmak isteyenlere şöyle buyurdu:- Eğer o ateşe dalsaydınız, Kıyâmet Günü’ne kadar o ateş içinde kalırdınız.Allah’ın Resûlü ateşe dalmayanlara da (doğru davranışlarından ötürü) güzel sözler söyledi.(Daha sonra da Kıyâmet’e kadar geçerli olacak şu ölçüyü) duyurdu:- Allah’a isyan vasfını taşıyan emirlere itaat yoktur. İtaat ancak Marûf’tadır; yani Kur’ân ve Sünnet emirlerine, olgun akıl ve ilim ölçülerine uygun, iyi, güzel ve doğru olan işlerdedir. (Müslim, İmâre, B. Lâ Tâate…; M. S. Müslim, Hn. 1225)
Müminler ancak Marûf’a, bir diğer ifadeyle dine, akla ve ilme uygun olana itaat edebileceklerine göre, onlara inançlarıyla çatışan, ahlâkî ve hukukî kutsallarıyla çelişen vazifeler yüklenmemeli, yasaklar konulmamalıdır. Zira haklar ve hürriyetlerini kullanabilmek için azaba uğratıcı günahlar işlemeye zorlanmaları, onları meşru bir yöntem olarak sivil itaatsizliğe yöneltir. Oysaki toplumun sivil itaatsizlikten korunması gerekir.
Öneminden ötürü konumuza örneklerle açıklık getirmeye çalışalım.
1. İslâm dini, inanç ve yaşam ölçüleriyle toplumun muhtaç olduğu bilimlerin ve sanatların öğrenilmesini ayn ve kifaye ölçüsünde farz kılmaktadır. Bu görevini yaparken veya resmî işiyle kendisinin ve ailesinin nafakasını temin ederken Müslümanı mükellef kılındığı namaz ve örtünme gibi dinî vazifelerini yapamaz duruma düşürmek ilkelliktir. İnanca saygısızlıktır ve mümini sivil itaatsizliğe itmektir.
2. Müminler zekâtlarının yanı sıra toplumsal ihtiyaçlara göre belirlenecek yasal vergilerini de verebilirler, vermelerine engel yok, teşvik vardır.
Ancak onların vergilerini, inançlarının zulüm olarak niteleyip yasakladığı faize aktarmak, borç faizlerine ayırıp batık bankaların kurtarılma operasyonlarına harcamak, onları ateş azabına sürüklemektir. Hiç şüphesiz bu durum da sivil itaatsizliğe götürür.
3. İslâm, ırkını zulmünde desteklemek olan ırkçılığı ve de iktisadî sömürüyü haram kılmıştır. İnançlı insanları ırk ayrımcılığı ve egemenliği için terörize etmek veya ekonomik sömürü için savaşa sokmak, ölümle birlikte cehenneme atmaya kalkışmaktır. Pek tabiidir ki, bu tür zalim baskılar sivil itaatsizliği meşrulaştırır.
4. Kur’ân saldırıya uğramış, zarar görmüş kişiye, ana-baba, eş ve kardeş gibi vârisi olabileceği yakınları öldürülmüş kişilere birebir ceza isteme hakkını vermiş, ama affetme yetkisini de tanımıştır. Mağduriyetleri giderecek hiç değilse maddî yükümlülükleri belirlemeden inançlarının tanıdığı hakları ve yetkileri mağdurların elinden alarak mütecaviz suçluları salmak, hiç şüphesiz sivil itaatsizliğe davetiye çıkarmaktır.
Misalleri çoğaltabiliriz.
Dünyada görülen örneklerinden hareketle, sivil itaatsizliği yasama, yürütme ve yargıya güvensizlik, vergileri kısmak, toplumsal görevlerden kaçınmak, bilimsel ve ekonomik göç, yasalara duyarsızlık, psikolojik mücadeleye girişmek, kanuni ölçüler dâhilinde greve ve boykota gitmek, olumsuz tavır koymak ve benzerleriyle özetleyebiliriz.
Yaygınlaştırılıp süreklilik kazandırılan siyasî, iktisadî ve kültürel zulümler karşısında haklar ve hürriyetleri korumak, sosyal adâleti sağlamak, hukuku egemen kılmak…
Özetlersek, temiz toplumu oluşturmak için sivil itaatsizlik görevleştirilebilirse de meşruiyet şartları oluşmadan başlatılacak sivil itaatsizlik toplumu çökertebilir, daha azim zararlar doğurabilir.
İslâm, Allah’ın koyduğu hayat düzenimizdir. Onu yaşamak yaratılış nedenimiz, ebedî mutluluk sebebimizdir. Toplumsal düzenimizi, temel haklarımız ve hürriyetlerimizi kullanarak İslâmî inançlarımızı yaşayabileceğimiz demokratik âdil bir yapıya kavuşturmak hakkımız ve de görevimizdir.
Bilgilenip bilinçlenerek, demokratik sivil örgütler oluşturarak, ilgili mercileri uyararak ve sağduyulu insanlarımızı göreve çağırarak toplumumuzu sivil itaatsizliği meşrulaştıracak olumsuzluklardan korumalıyız. Bu hutbe, korumaya çağrı çığlığıdır.
Hutbemizi görev yükleyici bir hadisle bitiriyorum:
“(Yasalar, yönetmelikler ve yönetim politikalarıyla) günah işlemeye mecbur edilmediği sürece sevdiği ve karşı çıktığı bütün durumlarda mümin egemen düzeni dinlemek ve itaat etmekle yükümlüdür. Ancak inançlarına aykırılıkla günah işlemeye zorlandığında dinlemek ve itaat etmek yoktur.” (Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38)
Ali Rıza Demircan