DEMOKRATİK ÇOĞUNLUK HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ OLABİLİR Mİ?
Yüce Allah bizleri Zâtı'na ibadet etmemiz için yaratmıştır. Bu görevimizi yapabilmemiz için bizi akıl ve irade ile donatmış, hayatımızı çevreleyen yasalar koymuştur. Kur'ân'la pekiştirilen ve geliştirilen bu temel yasalar değiştirilemez niteliklidir.
Değiştirilemez ilâhî ölçülerin bir bölümünü Amentü dizisi ile özetleyebildiğimiz inanç esaslarıyla, Hz. İbrahim ve sonrası tüm şerîatlerde yer alan namaz, oruç, zekât, hac gibi özel ibâdet görevleri oluşturur. Diğer bir bölümünü de, asrımız insanlığının geliştirme ve evrenselleştirme mücadelesini verdiği temel haklar ve özgürlüklerle onları koruyucu öldürme, zina ve faiz gibi ilâhî yasaklar oluşturmaktadır. Değiştirilemezlere adâlet, liyakatlileri vazifelendirme, şûra ve de katılımcılık olarak niteleyebileceğimiz dinî ve aklî güzelliklere çağrı görevini de ekleyebiliriz.
İslâm, ibadet görevimizin Allah’ın belirlediği değiştirilemez nitelikli iman ve yaşam kuralları çizgisinde gerçekleştirilmesini öngörmektedir. Şanlı Peygamberimiz’e ve O’nun şahsında biz müminlere Kur’ânımızın Mâide Sûresi’nin 49. âyetinde şöyle buyurmaktadır:
“(Geçmiş peygamberlerden)
Sonra seni de yönetici kurallarla görevlendirdik. Artık bu yolu izle ve hakikati bilmeyenlerin boş arzu ve emellerine uyma.”Değinildiği üzere Yüce Dinimiz, iman esasları gibi hayatımıza yön verecek temel yasaları da değiştirilemez kılmıştır. Onları değiştirme hakkı, fertlere ve zümrelere verilmediği gibi, yaşadıkları coğrafyada çoğunluğu oluşturan topluluklara da verilmemiştir. (Yunus 15, İsra 73, Hakka 43-45) Ancak bu hak çoğunluğa, çoğunluk oldukları için değil zanna dayandıkları için verilmemiştir. Çünkü soyut akıl ve duyu organları değiştirilemez kılınan alanlarda bilgi değil, ancak zan üretebilmektedir.
Örneğin, meleklerin varlığını inkâr edecek, vicdan ve din özgürlüğünü kısıtlayacak, adâleti dışlayacak, zümre egemenliğini onaylayacak, uyuşturucu maddeleri ve homoseksüelliği meşrulaştıracak, ırkçılığı doğrulayacak... yaklaşımların bilgiye değil, zanna müstenit olması kaçınılmazdır. Zan ise gerçeği yansıtmaz, hakkın yerini alamaz. (Necm 28)
Bu sebepledir ki, Rabbimiz, indirdiği vahiy ölçüleriyle çelişen çoğunluğun izlenilmesini şöylece yasaklamıştır:
“Eğer yeryüzünde (yaşamakta)
olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Çünkü onlar (gerçeğe değil) ancak zanlarına tâbi olurlar. Ve de yalnızca tahmin yürütürler.” (En‘âm 116)
Peygamberlerin tebliğlerine ve ilme değil de zanna uyan çoğunluk Kur’ânımızda olumsuzluklarıyla anılmaktadır.
Peygamberlerin tebliğ ettiği imân ve yaşam ölçüleriyle çatışan çoğunluğun akıllarını kullanamadıkları, büyüklük duygusuna kapıldıkları, gerçekleri bilemedikleri, zanna uydukları, yaratıklara tanrısal nitelikler yakıştırdıkları, inanmadıkları, azdıkları, kötü işlere bulaştıkları, Allah’a şükretmedikleri, hayatlarını israf ettikleri ve daha nice olumsuzlukların failleri oldukları açıklanmaktadır. (Yûnus 36, 92; Mâide 6, 71; Enbiyâ 24; Yûsuf 106; Âl-i İmrân 110; Nahl 83; Hûd 17)
Allah, evren ve hayat gibi konularda, insanın yaratılış nedeni, yaşam ölçüleri, ilişkileri, görevleri ve ölüm ötesi hayatı gibi mevzularda yalnızca akıllarını izleyenler, inançlarını, felsefelerini, yaşam prensiplerini ve kanunlarını zanlarına dayamışlar, güçlülerinin arzularına göre şekillendirmişlerdir.
Tabiat kanunlarını öğrenme ve uygulamada birleşen insanların inançları, yaşam kuralları ve yasalarını belirlemede farklılık göstermelerinin sebebi budur. Bir diğer ifadeyle, tabiat kanunlarını tespitte bilime, sosyal yasaların vaz’ında zanna tabi olmalarıdır. Yasalarını sürekli değiştirmelerinin nedeni de budur. Temel yasaların tespitinde Peygamberlerin tebliğ ettiği ilâhî vahiy bilgilerinden yararlanmaksızın akıl ve duyu organlarıyla yetinmenin bu çıkmazı mazide olduğu gibi hâlde ve gelecekte de devam edip gidecektir.
İslâm, çoğunluğa Allah’ın belirlediklerini değiştirme hakkını vermediği gibi, akıl ürünü olan bilimin verileriyle oynama hakkını da tanımamıştır.
Zira vahyin çizdiği alan dışında söz, aklın ve bilimindir. (Nahl 43; Ebû Dâvûd, Akziye, 11)
* * *
İslâm’ın bir kısmı akıl üstü, bir bölümü de insan hayatının sabit gereksinimleri olan değişmezlerini, değiştirilemez kılması zannedildiği gibi onun eksikliği değildir, bilakis onun mucizevi özelliğidir.
Maddede, gelişen insanlık ve onun seküler doğrultusu da İslâm’ı izlemektedir. Zira teori ve pratikte insanlığın ortak kabulünü oluşturan anayasal demokrasilerde, çoğunluğun yetkileri de sınırlandırılmaktadır. “Demokratik çoğunluğun temel hakları ve hukuk devleti güvencelerini ortadan kaldıramayacağı” görüşü, mütekâmil insanlığın da İslâm gibi değiştirilemez esaslar belirlediğini göstermektedir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Paris Şartı ve Kopenhag Kriterleri de bunun kanıtıdır.Bir daha belirtelim ki İslâm’ın çoğunluğa vermediği değiştirme hakkı, inanç esasları, ana ibadetler, temel haklar ve özgürlükler ve onlarla ilgili bir kısmı cezai yaptırımları içeren yasaklardır. Adâlet, yardımlaşma ve çevreyi ilâhî bir emanet olarak değerlendirme gibi ahlâkî ilkelerdir.
Sayılı olan değiştirilemezler dışında kalan sınırsız alan akla, bilime ve de çoğunluğun görüşlerine açılmıştır. Başta yöneticilerini seçme olmak üzere, çekirdeğinde değiştirilemezlerin yer aldığı projeler oluşturup tercih etme ve temsilcileri aracılığıyla yasalar koyma çoğunluğun hakları arasındadır. Zira Peygamberimiz, müminleri
“yeryüzünde Allah’ın şahitleri” olarak vasıflandırmış, onların güzel gördüklerinin Allah katında güzel bulunacağını duyurmuş, Uhud harbinde örneklendiği gibi, çoğunluğun görüşlerini uygulamıştır. (Buhârî, Cenâiz, Bâbü Senâi’n-Nâs; Keşfü’l-Hafâ (“Mâ reâhü...”); Fethu’l-Bârî, 13/353)
Mevcutların ittifakı olan icma ile ekseriyetin gelenekleştirdiği örf de İslâm Hukuku’nun kaynakları arasında yer almıştır.
* * *
Görevimiz Allah’a ibâdettir. Değiştirilemezleriyle İslâm ibâdet programımızdır. Onu izlemeli, ona saygılı çoğunluğu da ölçü almalıyız. Zira İslâm penceresinden bakıldığında çoğunluk fertlere, zümrelere ve de azınlıklara müreccahdır. Değiştirilemezlerini koruyabilen müminler için çoğunluğu esas alan demokratik ortamların oluşturulması da, modern mürtecilere karşı korunması da görevimizdir. Çünkü inançlarımızı yaşayabilmek ve onlara çağrıda bulunabilmek için gerekli olanları gerçekleştirmek de farzdır.
Hutbemizi, işin özünün zanna dayanan çoğunluk değil, ilâhî vahye ve ilme bağlı çoğunluk olduğunu vurgulayan bir âyetle bitiriyorum:
“Habisin (İslâm’ın, aklın ve bilimin yasakladığı inançların, yönelişlerin, yasaların ve kazanımların)
çokluğu hoşuna gitmiş olsa da (dinin ve bilimin yasakladığı bu tür)
habis ile (zıddı olan)
tayyip birbirleriyle ölçülemez. O halde ey derin kavrayış sahipleri, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olunuz ki mutluluğa erebilesiniz.” (Mâide 100; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “Habîs” maddesi)
Ali Rıza Demircan