BÜTÜNÜMÜZÜ İLGİLENDİREN SİVİL KURUMLAR ÇOĞUNLUĞUMUZUN ONAYI İLE YAPILANDIRILMALIDIR
İslâm, insan hayatını bütünüyle kuşatan ilâhî bir nizamdır. Hür iradeleriyle bu ilâhî düzene inanan insanlar, onu yaşamak ve yaşanılması için çağrıda bulunmakla mükelleftirler.
Yaşama ve yaşatma çalışmalarında insanlığın çoğunluğunun ortak kabulüne mazhar olmuş metotlar ve kurumlardan da yararlanılabilir.
Örneğin haklar ve hürriyetler gibi İslâm’ın insanlık fıtratıyla örtüşen temel değerlerini programlarının merkezine almaları, güç ölçüsünde yapılabileceklere öncelik tanımaları, kişisel çıkarlar ve çekişmelere aracı edilmemeleri ve gerçeklerin kabulüne engel kılınmamaları şartıyla siyasî partiler dahil sivil örgütlerden de faydalanılabilir.
Bu gibi sivil kurumları oluşturmada adâlet, şura ve liyakatlileri tercih çizgisinde yürümeleri gereken müminler, özellikle yönetici kadroların seçiminde şûra prensibini çalıştırmalıdırlar; onu, iç bünyede referandum ve anket türü yöntemlerle duyarlı ve ilgili bütün müminleri içine alacak şekilde işletmelidirler. (Nisa 58, Şura 38) Zira yükümlü müminler kurumları oluşturmada görevli oldukları gibi, oluşturulacak kurumlarda sorumluluk üstlenmede de hak sahibidirler.
Yukarıda işaret olunan sebeplerden ötürüdür ki özellikle siyasî ve kültürel yapılanmalarda bilinçli müminlerin çoğunluğunun eğilimleri ve tercihleri gözetilmelidir.
Mazideki çalışmaları veya mevcut konumları nedeniyle hiçbir kişi veya grubun siyasî ve gayrisiyasî önderlikte ayrıcalığı yoktur. Kendi başlarına karar alma, emrivakilerde bulunma hakları da yoktur. Bu yola girenler veya başkalarını bu yönde yönlendirenler çıkarlarını putlaştırmış veya kendilerini büyük ve de vazgeçilemez görmüş olurlar. Bu iki vasıf İslâm ahlâkı bakımından yıkıcıdır ve sonuçları itibariyle müminlere ihanet, Allah’a ve Resulüne de isyandır.
* * *
Mukteseb hakları olduğu inancıyla nefisleri veya yandaşlarını öne çıkararak müminler katında daha kabul görebilir ve daha çok hizmet üretebilir olanları engellemenin sorumluluğunu, Allah’ın Resulü imanlı kalpleri ürpertici bir hadisinde şöylece açıklamaktadır:
“Her kim toplum içindeki adaylar arasında Allah’ı daha ziyade hoşnut edecek biri varken onu değil de bir başkasını görevlendirirse Allah’a ve Peygamberine ve de müminlere hıyanet etmiş olur.” (el-Câmiu’s-Sağîr, 2/163)
Şanlı Peygamberimiz yalnızca sözlü uyarılarda bulunmamış, aşağıda sunulacak güzel örneklerde görüleceği üzere, toplumun bütününü ilgilendiren konularda, imkânlar ölçüsünde tüm toplum fertlerinin veya kabul görmüş temsilcilerinin görüşleri doğrultusunda uygulamalarda bulunmuştur.
a- Aziz Peygamberimiz genelde bütün müminleri, özelde Medineli Müslümanları ilgilendirdiği için Uhud Harbi’nde Medine’nin Uhud eteklerinde savunulmasını Medinelilerin görüşleri çizgisinde benimsemiştir. (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1966, 1/146)
b- Hendek Harbi’nde, aleyhte gelişen muhasaranın doğurduğu çözülüşü gören Peygamberimiz Medine’nin zirai ürünlerinin üçte birini vermeyi teklif ederek Gatafan kabilesini saf dışı bırakmak ve böylece müttefik düşmanı parçalamak istemişti. Ancak konu Medineli müminlerin bütününü ilgilendirdiği için onların başkanları olan Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubade ile görüşmüştü; onların –Allah’ın vahiyle bildirdiği bir görüş değilse– kabul edemeyeceklerini açıklamalarından sonra kendi görüşünü uygulamaktan vazgeçmiştir. (Ö. Rıza, Asr-ı Saadet, Osmanlıca baskı, 1/464)
c- Kızı Hz. Zeynep’in, Bedir esiri olan kocasını kurtarmak için fidye olarak, anası Hatice’nin verdiği gerdanlığı göndererek yaptığı başvuruyu, aziz Peygamberimiz kendisini ileri derecede duygulandırmış olmasına rağmen kabul buyurmamış, konu bütün Bedir gazilerini ilgilendirdiği için onların onayına sunmuştur. (İbn Kesîr, Mümtehine 12, 3/487) Örnekler çoğaltılabilir.
Nebevi örneklerimize dayanarak müminlerin sevgileri, ilgileri, maddî yardımları ve oylarıyla oluşup gelişebilecek –siyasî partiler dahil– bütün sivil müesseselerin ve yöneticilerinin ancak müminlerin çoğunluğunun veya tabiî ve de seçilmiş temsilcilerinin tasvibi ile meşruiyet kazanabileceklerini kurallaştırabiliriz.
İletişim ve ulaşım imkânlarının geliştiği toplumumuzda aksi yönde hiçbir görüş ve mazeret ileri sürülemez.
Bilgi – şuur – program – sabır – tecrübe, yürek ve sürekli istişarelerle kurulması ve yaşatılması gereken siyasî partiler, vakıflar, çok şubeli dernekler gibi milyonları ilgilendiren kurumlar kendini beğenen, vazgeçilmez lider gören muhteris kişi veya nevzuhur gruplara bırakılamaz. Bırakılması, toplumsal imkânların heder edilmesine, haklar ve özgürlüklerin daha bir yitirilmesine ve de İslâmî gelişimle ilgili ümitlerin kaybolmasına sebep olabilir.
Bunun için özellikle bütün entelektüel Müslümanlar, kurumlarımızın yapılandırılması ve kadrolandırılması konusunda duyarlık göstermelidirler. Dine ve olgun akla aykırı münker vasıflı oldu bittilere karşı çıkmalıdırlar.
Yüce Peygamberimiz kendisini istemeyenlere imamlık yapanların namazlarının kabul olunmayacağını, matlup olmadıkları görevleri üstlenenlerin ilâhî yardımdan yoksun bırakılacaklarını bildirirken, yalnızca dar ve meddah çevrelerinin onayı ile milyonların temsilciliğine soyunanlar, müminlerin hüsranının yanı sıra kendi ebedî felaketlerini de örgülemiş olurlar. (Tirmizî, Salât, 266; Muhtasaru Sahîh-i Müslim, Hadis no. 1202)
* * *
İslâmî imanımızın gereği olan birliğimizi kültürel, siyasî ve ekonomik nitelikli sivil örgütlerimiz çevresinde pekiştirmeliyiz. Bu örgütlerimizin özellikle önder kadrolarını adâlet, liyakatlileri görevlendirme ve şûra (seçim) prensiplerini işleterek seçmeliyiz. Ayrıca Hz. Peygamberin elçi olarak fiziksel cazibeli sahabileri, örneğin Dıhyet-ül Kelbi’yi seçmesi misalinden hareketle inanç dünyamızın dışındakiler için ilgi odağı olabilecek maddî ve manevî vasıfları da tercih nedenleri arasında değerlendirmeliyiz. (İslâm Peygamberi, 2/260)
Sorumluluğumuzun gereği olarak uyarı görevimizi yapıyor, İslâmî ölçüleri çiğneyenlerin sevgi ve desteğe layık mümessiller olamayacağını duyuruyor ve Cuma Mesajı’mızı Meryem sûresinin 96. âyetinin anlamı ile bitiriyoruz:
“Rahmeti bütün varlıkları kuşatan Allah, iman eden ve güzel ameller yapanlar için (gönüllerde)
sevgi yaratacaktır.”
Ali Rıza Demircan